Bir hikayeniz var mı?
Her başarılı satışta aynı döngü:
Neden katılayım, hatta neden umrumda olsun ki?
Bu iş nereye doğru gidiyor, merak ettim?
Her başarılı satışta aynı döngü:
Neden katılayım, hatta neden umrumda olsun ki?
Bu iş nereye doğru gidiyor, merak ettim?
Sitemizi (Markapon) Facebook’la entegre edip insanların daha kolay kayıt olması için çok uğraştık.
Bunlar sizin sözleriniz mi?
Müşteriye hemen yanıt vermem gerek.
Patronum bir şey istiyor hemen yapmam gerek…
Ne yaptığımızı biliyoruz, nasıl yaptığımızı da belki biliyoruz, peki niye yaptığımızı?…
Kendimi sık sık, “insanlara nasıl ulaşacağız?” diye sorarken buluyorum. Oysa aslında, “İnsanlara nasıl duyuracağım?” diye soruyorum…

Antremanın her dakikasından nefret ettim fakat kendime “Bırakma. Şimdi acı çek ve hayatının sonuna kadar şampiyon olarak yaşa” dedim. – Muhammad Ali
“ŞİMDİ” yapmaktan nefret ettiklerimiz, “SONRA” bizi çok mutlu edebiliyor, değil mi?
Pazartesi günü spora başlayacağım. Film bittikten sonra yeni projenin fizilibitesini hazırlayacağım. Bu son paketten sonra, sigarayı bırakacağım…
Direnç. Bahanenin en kadim dostu.
Dirence karşı yapmamız gerekeni çok iyi biliyoruz aslında. Bazı insanlar bazı şeyleri nasıl başarıyor diye düşündüğümüzde hatırlamalıyız: Haftanın 5 günü, özendiğimiz insanların yaptığını iş yerinde zaten yapıyoruz.
Tek farkımız, onlar yapmak istedikleri için çalışırsken, biz istekli veya isteksiz – ama yine de disiplinle- çalışıyoruz.
Direnci kırıp fark yaratmak için:
İş yerinde veya okulda hepsini zaten yapmaya çalışıyorsunuz. Peki kendi hayalleriniz, yapmak istedikleriniz için?

11 yıl önce biz ACNielsen’da her ay çıkan pazarlama raporlarını kontrol ederken, yakın arkadaşımız Yankı raporları daha kolay kontrol etmeye yardımcı olan bir araç geliştiriyordu. O gün bizden çok çalıştı ama sonraki haftalarda biz rapor kontrol ederken o dışarıda birasını içiyordu.
Okuldan gelen bir alışkanlık olsa gerek işkolik olmak.
çok çalışmak = çok başarılı olmak.
İş dünyasında ise, fabrika işçisi değilseniz, çok çalışmanın başarıya bir katkısı yok. “herkes uyurken çalışanlar kahraman olur” hikayesi eksik bir hikaye. Hikayenin tamamı:
Herkes uyurken, doğru işler üzerine çalışanlar kahraman olur.
Siz doğru işler üzerine mi çalışıyorsunuz?
Yürümeyi öğrenmeye çalışan bir çocuk, yere düştüğünde, “Başarısız oldu” demek ne kadar anlamsız ise, bir konuda başarısız olduğumuzda buna bir son olarak bakmak o kadar anlamsız.
Başarılı olmak veya başarısız olmak bir son değil. Aynı mutlu olmak ve mutsuz olmanın bir son olmadığı gibi.
Mühim olan ana değil, sürece odaklanmak; süreci başarılarla veya mutluluklarla doldurmak.
[Farketing notu]: Fark yaratmak için sona değil, sürece odaklan.
Çok sevdiğim bir avukat arkadaşım:
Avukatlar “hayır” deyip, arkasından sorun çıktığında “ben söylemiştim” demeleriyle ünlüler.
Hayır = sorumluluk almamak = bir şey yapmamak.
Aslında “hayır” demekte sorun yok, problem ”hayır” demenin risk almamak olduğunu sanmak.
Her “hayır” dediğimizde mutlaka yanıtlamamız gerek,
- Yanlış olduğu için mi,
- Riskli olduğu için mi söyledik?
Riskli olduğu için kullanıyorsak, 2 şeyi hatırlamalıyız:
Siz ne gibi durumlarda “hayır” diyorsunuz?
Hep iyi sattığını bildiğimiz şeyleri satmaya çalışıyorsak, çok iyi satan şeyler bulabilir miyiz?
Ortalamanın problemi, bilinenin peşinden koşmak.
Fark yaratmak için yaşasın bilinmeyen!

Standart bir ortamda, standart olmayan sonuçlar çıkmasını nasıl bekleyebiliriz?
Birlikte çalıştığınız insanlardan, her zaman yaptığınız sıradan bir toplantı sonrasında harika sonuçlar nasıl bekleyebilirsiniz?
[Farketing notu]: Farklı sonuçlar istiyorsanız, farklı bir şeyler yapın.

Bir kaç haftadır, iş görüşmelerine giriyorum. İş görüşmelerine gidenlerin dikkat etmesi gereken şeyler var. Bazılarını biliyordum ama bazılarının ne kadar önemli olduğunu, işe alan tarafında olunca daha iyi anladım:
Asla yalan söylemeyin.
Bir çok iyi şirket, sizi beğendikten sonra, referans kontrolü yapıyor. Mesela işten çıkarılmış olmanız, işverenin sandığınız kadar umrunda değil. Makul açıklamalarınız varsa, utanmadan söyleyin. Beğenildikten sonra yalan söylediğinizin ortaya çıkması harcadığınız tüm eforu boşa çıkarır.
İstikrarlı olun
İşverenin sorguladığı konulardan birisi çoğu zaman şu soruyla ilgili, “Gerçekten bu işi istiyor mu?”. Çünkü işveren, sadece potansiyele değil, niyete de önem verir. Sonuçta kimse yarın başka iş aramaya başlayacak birisini işe almak istemez.
Başka sıkıcı (iş arayan tarafından baktığımda sıkıcı) bir durum da, bir kandırmaca olmasa da (bazen niyeti anlamak için soruluyor) “Bir de şu pozisyon var onunla ilgilenir misin?” sorusuna ne söyleyeceğiniz. İlginizi çekse bile tavsiyem “Hayır” demeniz. Pozisyona ve görüşmenin durumuna göre tabii ki değişebilir yanıtınız fakat o pozisyon için çağrılmadıysanız, o pozisyonu alma şansınız zaten çok düşük.
Gülümseyin
İşte bu çoğu zaman, işe, pozisyona göre değişmez. Gülümsediğinizde bir çok ayrıntının önemi kalmıyor. Ve her zaman aslında ne kadar samimi, sıcak kanlı olduğunuzu göstermek için çok zamanınız olmayabilir. İnsanlar kararlarını çok kısa zamanda veriyorlar. Her zaman gülümsemeye çalışın.
Hazırlıklı olun
Çok da zor değil. Şirket hakkında biraz araştırma. Pozisyonla ilgili olduğunu düşündüğünüz daha evvelden kurguladığınız (uydurma olmayan) 3-5 örnek.
Daha çok var ama, heey şimdi düşündüm de bunlar pazarlamanın da kuralları değil mi?

Araba kullanırken birisi beni sıkıştırdığında, bir çok insan gibi ben de sinirleniyorum. İstemeden bile yapsa sıkıştıran.
Fakat geçen gün, şu koşul gerçekleştiğinde sinirlenmediğimi fark ettim: Önce ben birisini yanlışlıkla sıkıştırdığımda kendimi suçlu hissediyorum ve borçlu hissediyorum. Borçlu ama özellikle sıkıştırdğım aracın sürücüsüne karşı değil tüm sürücülere karşı. Bu ruh haline girdiğim anda başka bir araç beni sıkıştırsa dahi, sinirlenmiyorum.
Gerçek: Borçlu hissettiğimiz anda daha cömert, daha anlayışlı oluyoruz.
Benzeri bir şekilde, müşterilerimize ödedikleri paranın karşlığında beklediğinin üstünde ve/veya yanında bir şey sunuyorsak, müşterileriniz hatalarımız için daha toleranslılar.
Mesela, bir restoranın çalışanları bizi güleryüzle karşılayıp, ikramda bulunuyor, alışık olmadığımız saygıyı, ilgiyi gösteriyorsa, ufak tefek aksamalar umrumuzda olmuyor.
Öyle ise, müşterilerimizi mutlu etmek için, hata yapmaktan değil, beklenenden daha fazlasını yapamamaktan korkmalıyız, diyebilir miyiz?

Geçen gün Kozyatağı Carrefour’da park yeri aradım alışveriş merkezinin girişine yakın. Bulamadım.
Hesapladım, 3 dakika dolaşmışım. Sonra özellikle gidip uzak ve bol boş alanı olan bir yere park ettim. Yine hesapladım o uzak noktadan girişe yürümek yaklaşık 1 dakika sürüyor.
Yakın yer bulsam girişe yürümem 15 saniye.
Olasılıklarım:
Başlamak için iyi zamanlama, iyi yer, iyi ortam… Hedef mi, araç mı?
[Farketing notu]: Araca değil, hedefe odaklan.
Bir karar alırken, bir yanda şeytanın avukatları, bir yanda risk almamızı engelleyen korkularımız.
Şöyle olursa kötü olur, yapmayalım. Böyle olursa, şöyle olabilir. Yapmayalım.
Sanırım, bu gibi durumlarda hemen aklımıza kötü tecrübelerimiz geliyor. Başarısızlıklarımız. “Bir daha başarısız olmak istemiyorum” diye hissettiğimiz anlar.
Oysa, kararlar geçici. Düşünmeden hareket etmemiz gerekmiyor ama varsayımlar üzerine vazgeçmek. Problem çıkmadan, problemi yaşamak…
Oysa, verdiğimiz kararlardan dolayı olan başarısızlıklarımızda, anlık başarısızlık hissi kadar, “Hata yaptım, şimdi doğrusunu yapıyorum” demek de doğal ve kabul edilebilir.
Rework kitabındaki şu cümle durumu güzel anlatıyor:
Gerçekleşene kadar, problemler problem değildir. Endişelerinizin çoğu hiçbir zaman ortaya çıkmayacaktır.
[Farketing notu]: Fikrini değiştirebildiğin gibi, kararını da sonradan değiştirebilirsin.

Bir işe daha fazla kaynak ayırmak o işin daha iyiye gideceği anlamına gelmiyor.
Eğer her zaman yaptığın şeyi yaparsan, her zaman aldığın şeyi alırsın, Matthew Kelly
Değişim olmasaydı belki ama şimdi çok iyimser. Değiştiriyorum:
Şimdiye kadar işe yarayanı yinelersen, her zaman aldığını almayı bekleyemezsin.
İşe yarasaydı, büyük kuruluşlarının kurduğu reklam destekli İnternet sitelerinin hepsi başarılı olmalıydı. Çoğu değil. Çoğu artık yok bile.
Belki doğru çözüm, kaynağı artırmak değil, azaltmak:
Ne düşünüyorsunuz?
Etohum‘un kurucusu, Burak Büyükdemir’le yaptığımız sohbetlerden birisinde Burak’ın söylediği bir fikri, her fırsatta başkalarıyla da paylaşıyorum:
Yaptığımız işe ve onu çok ileriye taşıyacağımıza inanıyor olabiliriz ama zamanı geldiğinde bırakmayı, yerine daha fazla getirisi olanı seçmeyi de değerlendirmeliyiz.
Uğraştığımız şeyi ileri taşımak için bir çok fikir üretiyoruz, bir çok şey deniyoruz. İyi yapıyoruz çünkü çoğu başarıyı kararlı olmak getiriyor. Yine de, bazen durup düşünmek lazım. O yüzden şu soruyu artık kendime daha fazla soruyorum:
Yaptığım işi bırakıp başka bir şey yapsam çok daha fazlasını başaramaz mıyım?
Aynı şey pazarlama işleri için de geçerli, broşürün renkleri veya başka ayrıntılar üzerine çalışmak yerine, daha fazla değer üretecek bir iş üzerine çalışamaz mıyız?
[Not]: Yaptığım işi henüz bırakmadım ama fikri benimsememin bana çok faydası oldu, Burak’a teşekkürler.
[Farketing notu]: Fark yaratan, olan değil, olmayan üzerine çalışandır.
Geçen hafta Yıldız Teknik Üniversitesi’nde pazarlama ve fark yaratmak üzerine bir sunum yaptım.Bir kez daha fark ettim ki amma büyük markalarla çalışmışım. Ve bir kez daha fark ettim ki, bunun artık bana pek faydası yok. Sunumlarda havalı görünmekten başka.
Boğaziçi mezunlarını artık kapıda iş teklifiyle beklemiyorlar. Okul birincileri iş bulamıyor. Ortalamalar ile yarışanlar başarılı olamıyor.
İyi bir şirkette maaşlı olarak çalışmak ortalama, iyi bir okuldan iyi dereceyle mezun olmak ortalama, televizyon reklamı yapmak ortalama, iyi bir ürünü ucuza satmaya çalışmak ortalama, sosyal medyada faal olmak ortalama, pazarlamanın 4P’si ortalama…
Bu kadar kalifiye insan iş bulamıyorsa, oyunun kuralları değişmiş demektir. İşlerin devam etmesi, çarkların dönmesi için hala ortalamaya ihtiyaç var. Fakat yeterince ortalama var dünyada.
Kendimize sormalı ve dürüstçe cevaplamalıyız: Benim yaptığım işi ortalama bir insan yapabilir mi?
Ben sizin için cevaplayayım:
Yapabilir.
O zaman feda edilebilirsiniz. Yarın işsiz kalabilirsiniz.
Fark etmişsinizdir belki, genel müdürünüzün, en ünlü girişimcinin, iyi bir yazarın, başarılı bir politikacının yaptığı işin de neredeyse hepsini bir çok ortalama insan yapabilir. Fakat farkı yaratan ortalamanın yapamayacağı o küçük kısım. Bir bağlantı, bir özellik, küçük ama bir ile bin fark yaratabilen çok değerli bir farklılık…
Yeni soru: Başkalarının yapamayacağı farklılıklarınız var mı veya fark yaratan olmak için hazırlanıyor musunuz?
Rakamlar üzerine konuşmaya başlayınca, bir noktada uzlaşmak mümkün oluyor. Bu öyle olursa öyle, şu şöyle olursa şöyle. Hayali mutabakat.
Yeni okumaya başladığım Rework kitabında konuya değinilmiş (benim cümlelerimle):
Soyut şeyler ile (raporlar ve dokümanlar) çalışmanın problemi, hayal üzerine bir sonuca varmaktır. Yüz kişi aynı şeyi okuyup 100′ü de farklı bir şey hayal edebilir.
Dolayısıyla, rakamlarla ve fizibilite üzerine kafa yormak yerine, gerçek bir şeyler yapıp, gerçek üzerine karar vermek en isabetli sonuçları veriyor.
Bir çok projede şimdiye kadar kullandığım bir yöntem var. Çoğu zaman da daha fazla kullanmam gerektiğini düşünüyorum. İstatistik veya pazarlama eğitimi almış çoğu insan zaten biliyordur ama bilmeyenler için sırasıyla.
Aşağıdaki de bir çok kez kullanılan alternatif yöntem. Madde madde yazmıyorum çünkü bir sırası yok.
[Farketing notu]: Bir sürü fikir ve yöntem gelebilir aklımıza ama gerçek, hayata geçirilmemiş hayallerden her zaman daha değerlidir.
Birisine ismimi söylerken on binlerce tekrar ettiğimden ve/veya kendi ismimi çok iyi bildiğimden olacak, ismimi hızlı ve özensiz bir şekilde söylerim. Dolayısıyla benimle tanışanlar muhtemelen ismimi “CaynTranlı” olarak duyuyorlar. İsmimin çoğu kez “Cihan” sanılmasının nedeni bu olmalı.
Bir çok firma benim yaptığım hatayı sürekli yapıyor. Anlatmak istedikleri mesajla çok fazla haşır neşir olduklarından, insanların söylediklerini çok rahat anlayacağını varsayıyorlar ve iletişime geçtiklerinde kendilerini yeterince özenle tanıtmıyorlar. Sonuç: Boşa harcanan iletişim bütçesi, eforu, zamanı.
Mesela, Pegasus Havayolları’nın uçaklarının içindeki bir reklam. “Novotel, uluslarası kalitesiyle Kayseri, İzmir…’de hizmetinizde. Novotel iyi uçuşlar diler”. Novotel de ne? Evet biraz kafa yorunca, içinde otel ismi geçtiğine göre otel zinciri olmalı.
Merak edip kayıt olduğum, henüz yayına geçmediği için, “eposta adresinizi verin, yayına girdiğimizde size haber verelim” diyen İnternet sitelerinden gelen e-postalar başka bir örnek. Kayıttan uzun zaman sonra, “Artık girebilirsiniz siteye” diyen bir mesaj gittiğinde, eminim benim gibi bir sürü kişi “Bu da ne, spam mi?” diye düşünüyor ve siteyi ziyaret dahi etmiyor. Muhtemelen bir yerlerde okuyup, gittiğimiz ve eposta listesine kayıt olduğumuz bir siteyi, bir süre sonra hatırlamamızı bekliyor olmamalılar değil mi?
Onun yerine, şu tarihte bu e-postasına kayıt olmuşsunuz, kayıt olduğunuz için atıyoruz bu mesajı. xxx sitesi şunları yapmayı/sunmayı amaçlıyor, şöyle şeyleri xxx sitesinde bulabilirsiniz… diyen bir hatırlatmaya ihtiyacımız var değil mi?
Var mı başka örneğiniz?
[Farketing notu]: Dikkat çekme ekonomisinde, sizinle ilgilenenlere kim olduğunuzu ve ne yaptığınızı basitçe anlatabilmelisiniz/hatırlatmalısınız.
Yeni bir proje üzerinde çalışmaya başladım bir kaç ay evvel.. Başlarda farkında değildim nasıl bir iş yaptığımın. Logosunu Ukrayna’dan bir çocuk yaptı, sitenin tasarımını Avusturya’lı bir çocuk yapıyor, HTML tarafı Türkiye’de yapılıyor. Programlamasını ise Kıbrıs’ta bir ekip yapıyor.
Yaşlı hissetmemek için, “Bundan bilmem kaç kadar yıl önce…” diye başlayan cümle kurmamak için kendimi tutuyorum.
İnsan kaynaklarının çok fazla zaman ayırdığı 2 sorunun yanıtı belki de burada:
Düzenin insanları tam farkında değil ama rekabet yan masadakiyle değil, dünyanın her yanındakilerle yaşanıyor. Bugün hala bazı işleri bir yerde, ofisten yapmak daha anlamlı, daha karlı olabilir fakat hiç şüphesiz yarın böyle olmayacak.
Gelişim için sorulacak bir çok soru var:
Firmalar için 1 soru: Nasıl yeteneklerden daha iyi faydalanabileceğim bir organizasyon kurabilirim?
Çalışanlar için 1 soru: Nasıl tüm dünya tarafından aranan bir yetenek olabilirim?
Firmalar, bilançolar kötüye gittiğinde şimdiye kadar hep kemer sıkma politikası uyguladılar. Zarar etmeseler dahi kriz olduğunda insanları işten çıkartarak, yapılan harcamaları kısarak işleri yoluna sokmaya uğraştılar. Zaman zaman işe yaradı.
Ama artık bozulma dönemindeyiz. Teknoloji, sosyal medya ve diğer gelişmeler sayesinde (yüzünden) artık işler kötüye gitmiyor, bozuluyor.
Daha iyi yönetimler, başarılı çalışanlar, süreç optimizasyonları değil, daha iyi iş modelleri yarışan. Ne kadar iyi yönettiğimiz değil, ne kadar iyi bir fikir üzerine çalıştığımız önemli olan. Bozulan pazarlama modellerinin yerine, yenilerini bulmak ve bunlara geç olmadan yatırım yapmak.
Bozulma döneminde iki yol var, hareket kabiliyetimizi yitirmeden seçmemiz gereken:
Bu iki seçenekten birisi diğerinden daha iyi veya daha kötü değil. Önemli olan ikinci yolu, hiçbir şey yapmamakla karıştırmamak çünkü eskiden doğru bildiğimiz fakat artık geçerli olmayan yolu kullanmaya devam etmek bir yol seçmek değil, bir çıkmaza girmek.
Müzik endüstrisinin korsanla mücadelesi. İnternet gazetelerinin site ziyaretçilerinden para almayı planlamaları. Firmaların sosyal medyadaki tek yönlü pazarlama kampanyaları…
[Farketing notu]: Çıkmaza girdiğinizde ne kadar hızlı koşarsanız koşun, varacağınız nokta aynıdır.
Malcom Gladwell’in son kitabı “What the Dog Saw“da, çocuklardan bahsediyor:
Çocuklar çok sevdikleri şeylerin, anne babaları tarafından da sevilmesini bekliyor. “Ben dondurmayı çok seviyorum o zaman babam da çok seviyor olmalı”
Pazarlamada da durum aynı. Çıkış noktamız çoğu zaman, ben böyle düşünüyorsam onlar da böyle düşünüyor olmalı. Şüphesiz bir noktadan başlamalıyız, tabii ki ilki “BEN” olabilir. Yanlışlık yok. Fakat iyi bir pazarlamacının küçük bir çocuktan daha fazlasını yapması gerekiyor. Müşterim ne biliyor, müşterim ne düşünüyor, müşterim ne hissediyor…
Müşterilerimiz, düşündüklerimizi biliyor, hislerimizi paylaşıyor sanıyorsak… Daha evvelden de paylaştım bu videoyu; arkadaşımın kızı Çağla’nın domino taşlarıyla ilk tecrübesi:

Kendimi sık sık önemsiz işlerle uğraşırken buluyorum. Yapılması gereken ama aslında çok önemli olmayan işlerle. Yeni tasarımdaki renkler üzerine kafa yorarken, bilgi işlemin istediği raporları doldururken, gelen yüzlerce önemsiz mesajı okuyup yanıtlarken, rutin koordinasyon toplantılarına katılırken…
Gündem avcılığı işte bu. Etrafınızdaki şirketlere bakın, şu sıralar herkes sosyal medyadan bahsediyor, Facebook, FriendFeed, Twitter ve diğerleri. Acil olmayan ama günün konuları… Sadece o an için önemli olanlar… Oysa, kafa yormamız gereken şeyler, bugünkü işlerimiz değil, önemli işlerimiz, değil mi?.
Sosyal medya mı? Unutun gitsin. Bir çok firma için hiçbir önemi yok. Sosyal medyada olmalarının anlamı yok, gündemi yakalamaktan, “X markası da sosyal medyadaymış” dedirtmekten başka. Kimin umrunda veya ne önemi var?
Hayır, Faccebook veya diğer trend olmuş siteler/işler önemsiz, demiyorum. Ama bugün onlar, yarın başkaları var. Ve biz, yeni ve acil olanı kovalayarak ilerleyemeyiz. İsimlere, markalara veya gündeme değil, değerlere odaklanmalıyız. Sosyal medyaya değil, insanlara iletişimde olmaya / müşterilerimizi memnun etmeye odaklanmalıyız. Geçici olanlara değil, değişmeyenlere odaklanmalıyız…
Siz daha çok neyle uğraşıyorsunuz? Şirketinizin veya kendi geleceğiniz için mi, yoksa daha çok günlük işlerinizle veya gündemle mi?
[Farketing notu]: Fark yaratmak için gündeme değil, değişmeyene odaklan.

Araba kullanırken mesaj atmak mı, alkollu araba kullanmak mı daha tehlikeli?
Böyle bir soru gelince doğal olarak, “Mesaj atmak mı acaba?” diye düşünmeye başlayabiliriz ama hislerimiz şüphesiz alkollü araba kullanmak daha tehlikeli şeklinde bizi yönlendirecektir. Veya asla alkollü araba kullanmam diyen insanları mesaj atarken, okurken gördüğümüzde genel kanının böyle olduğunu biliriz.
Araştırmalara göre, mesaj atıp araba kullanmak, yasal sınırda (2 bira veya bir kadeh rakı) içen kişiden, hatta esrar kullanmış kişiden dahi daha tehlikeli. Alkol alan kişilerin tepki verme süresi %12, esrar içenlerin %21 azalırken, mesaj atan kişilerin %35 azalıyor. Daha da dramatik olan esrar kullananların direksiyon hakimiyetleri %35 kötüleşirken, mesaj atanların %91 kötüleşiyor.
Gerçek: Rakamlar insan algısını değiştirmiyor. “Alkol ve uyuşturucu kötüdür.”
Benzer şekilde ürünümüzün marka olmuş, tanınmış ürünlerden daha iyi olduğunu düşünüyorsak, bunu rakamlarla, raporlarla anlatmaya çalışmak, sadece boşa bir çaba olur. Mutlaka bazı rasyonellik düşkünlerini ikna edebiliriz (3>2 o zaman 3 daha iyidir) ama dünya rasyonel olmayan ve ürünlere, markalara duygusal anlamlar yükleyen benim gibi insanlarla dolu.
Onun yerine, ürünümüzü/servisimizi pazarlama için yeni alanları, yeni özellikleri sahiplenmeye çalışmalıyız.
[Farketing notu]: Fikirleri kendi lehine değiştirmek için önde olmaya değil, fark yaratmaya odaklan.
Doğadan Poşet Çay reklamında, Doğuş Doğadan Poşet Çay’ın demleme gibi koktuğu, göründüğü ve tadı olduğu anlatıyorlar. 2 çay deniyor oyuncular: birisi demleme, diğeri Doğadan Poşet Çay. Deneyen ne olduklarını bilmeden çayları deniyor ve ikisini de demleme sanıyor. Fakat bir bakıyorlar ki birisi Doğadan Poşet Çay. Mesaj veriliyor.
Fakat bir çelişki var. Demlemeden farkı yok deyip, arkasından Doğadan Poşet Çay demek, insanların fikrini değiştirmek için yeterli değil. “Bu poşet çayın tadı demleme gibi, demleme yerine bunu alalım” demek çok rasyonel. Oysa, X=Y ve Y =Z ise o zaman X = Z gibi rasyonel çalışmıyor insan aklı.
Konunun uzmanı değilim ama Doğadan’ın demleme ile rekabet edebilmek için markanın içindeki “Poşet” kelimesi yerine daha iyi bir kelime bulması lazım, sanki. Ne düşünüyorsunuz?
(Güncelleme: Marka “Doğadan” olarak düzeltilmiştir.)
Geçen gün, evdeki koltuğumuzu değiştirmeye karar verdik, Yataş’ta bir koltuk beğendik fakat koltuğun istediğimiz rengi ve istediğimiz versiyonu stoklarda yokmuş. 4 hafta içerisinde üretilip teslim edilebileceğini söylediler. Beğenip alamamanın hayal kırıklığı…
Hızlı tüketim markaları bunun ne kadar kritik olduğunu bilirler:
satış noktalarında el altında olmak = satış
Mobilya gibi yavaş tüketim malları için de durum farklı değil. Satın almaya hazır birisine 4 hafta bekle demek, İnternet çağında kabul edilebilir şey olabilir mi? Yataş’tan ayrılıp Ikea’ya gittik. Bir gün sonra yeni koltuğumuz evimizdeydi. Yaşadığım tecrübeye bakarak, Ikea’nın başarılı olma nedenlerinden birisi şudur diyebiliyorum:
Herkesin yavaş olduğu yerde, hızlı olmak kaliteden daha değerli olabilir.
[Farketing notu:] Herkesin kötü olduğu konuda çok iyi olmak fark yaratır.